Dua Hakkında
Anasayfa > Yazı ve Makaleler > Dua ve Niyazlar
Hastalıklara Şifa Ayetleri
Hastalıklara Şifa Ayetleri

Dua ve Niyazlar

Dua ve Niyazların Yankılandığı Evren

Dua ve Niyazların Yankılandığı Evren

Gafletimizin, günahlarımızın, negatif enerji yüklerimizin çevremize, dünyamıza ve evrene zarar vermesinden başkalarını koruyabilmemiz için kurtuluşumuzu talep etmeliyiz. Bizler dua ve niyazlarımızla felaha erebilirsek, belki kendimiz bile farkında olmadan nice maddi ve manevi yücelikleri yeşertmiş olacağız.

Allah’ın isimleri, sıfatları ve ayetlerinden tezahür etmesini dilediği her birinin ortak mekânı olan evren, Yüce Yaratıcımız’a yapılan bütün dua ve niyazların cûş u hurûşa geldiği, bir başka ifadeyle, Dualarımızla her bir zerresinin coştuğu, neşe ve ahenk içerisinde kaynayıp taştığı bir alandır.

Şükür yerine yapılan Dualarımız olsa da, genelde duada istemek vardır; niyazda ise Allah’a teslimiyet ve halimizden dolayı O’na karşı mahcubiyet vardır. Ancak her ikisinde de Allah’ın varlığının kabulü ve kendi yaratılışımızın idraki gerçekleşmektedir.
Duaya yöneldiğimiz zaman, güvendiğimiz bir limana demir atıyoruz demektir. Duaya yöneldiğimiz zaman, Allah’ı ve dertlerimize derman olacak yarattıklarını arıyoruz demektir. Böylece dua eden insan, hiçbir varlık dışarıda kalmamak şartıyla, evreni kucaklamaya hazır hale gelmiştir.
Necip Fazıl’ın şu beytini burada hatırlamak uygun olacaktır:

“Seni aramam için beni uzağa attın!

Âlemi benim, beni kendin için yarattın!”

Kulluğumuz Dualarda Saklı

Yaratılışından bugüne uçsuz bucaksız bu evren deryasında nice dua ve niyazlar yankılanıp durmaktadır. İlk insandan bu yana yapılan Dualar geride mi kaldılar? Yani asırlar önce bile olsa, yapılmış Duaların bereketi halen devam etmiyor mu?
Bugünkü varlığımız, Allah’ı idrak edişimiz, O’na imanımız, varsa O’na olan aşkımız, kim bilir kaç nesil öncesinden gelen ihlâslı Duaların neticesindedir. Ve bizlerin de, bugün için yaptığımızı sandığımız Dualarımız, kim bilir kaç asır sonrasında yeni yeni varoluş tecellileriyle bereketlenip çoğalmaya devam edecektir.

Dualarımızla varız; Dualarımızla kendimizin, neslimizin ve evrendeki her bir zerrenin kaderiyle ilgileniyoruz. Kierkegaard’ın dediği gibi, dua etmemiz kesinlikle Allah’ı ve O’nun iradesini değiştirmek değil, kendimizi değiştirmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Allah’a olan kulluğumuz, Dualarımızın kalitesi ölçüsündedir.

Sadreddin Konevî’nin şu sözleri, bir değer olarak kalitemizin sınırsızlığını deşifre etmektedir: “İnsan her şeyi, her emri kapsayan bir nüsha, varlığının bir sûreti, her sırrı içeren bir hazine, sûret ve mertebe açısından da ihata edici bir daire olduğu için, ilâhi emir, insanın her mertebeye göre bir talebi ve her makam açısından da bir duasının olmasını gerektirmiştir.” (Tasavvuf Metafiziği, s. 104)

Tüm İnsanlığın Kurtuluşu için

Duayı niçin yapıyoruz? Hayata, tarihe ve tabiata her an müdahil olan Allah’ın yardım ve müdahalesinin celbedilmesini sağlamak için değil mi? dua , Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını dilemesidir. Dolayısıyla duanın ana hedefi, kulun Allah’a halini arzetmesi ve O’na niyazda bulunmasıdır. Buradaki kuldan maksat sadece insanlar değil, bütün yaratılmışlardır.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu överek yüceltmeyen hiçbir şey yoktur; fakat siz onların bu tesbihini anlamazsınız.” (İsrâ, 44) buyrularak, bu gerçek vurgulanmıştır.

Demek ki dua ettiğimizde sadece kişisel bir yönelişle Allah’ı anmış ve yardımını istemiş olmuyor, aynı zamanda evrendeki bütün varlıkların her an yapmakta oldukları muhteşem tesbihin musikisine de katılmış oluyoruz.

dua , Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in beyanıyla “İbadetin özüdür.” (Tirmizî, Da’avât, 1). Ayrıca Efendimiz (s.a.v.), Allah’ı güzel isimleriyle anan kimsenin günahları, denizin köpükleri kadar çok olsa bile yine affedilir.” (Buharî, Da’avât, 65) buyurarak, zikir ve duanın kurtuluşumuza vesile olacağını da vurgulamıştır.

Bizim kurtuluşumuz kişisel değildir ve olmamalıdır. Bir başka ifadeyle, sadece bizi ilgilendirmemelidir. Aksine, kendi gafletimizin, günahlarımızın, negatif enerji yüklerimizin çevremize, dünyamıza ve evrene zarar vermesinden başkalarını koruyabilmemiz için kurtuluşumuzu talep etmeliyiz. Bizler dua ve niyazlarımızla felaha erebilirsek, belki kendimiz bile farkında olmadan nice maddî ve manevî yücelikleri yeşertmiş olacağız. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki gerçek dua , kişisel veya cemaat olarak bir şey üzerine yoğunlaşma neticesinde o şeyin meydana geldiği andır.

Allah dostları, suçlu olsun suçsuz olsun, bütün mahlukata dua ederler; kişilerin müeyyideleri Allah’a aittir, insana değil. Dolayısıyla onların Duaları bütün bir evreni kapsamaktadır ve herkese yöneliktir. Çünkü onlar, Enbiya Suresi’nin 107. ayetinde Peygamberimiz için buyrulduğu üzere, “Ey Muhammed, biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” sırrına göre hareket ederler.

“Ya Rabbî” Diyebilmek Allah’ın Lütfudur

Yüce Allah insana vermeyi dilemeseydi, dilemeyi verir miydi? Kalbimizin özünden gelen ve evrenin derinliklerinde asırlarca yankılanacak bir duayı yapabilmiş isek veya evrende asırlardır yankılanan bir duayı dile getirebilmiş isek, gururlanabilir miyiz? Bu durum, Allah’ın bizlerde tecelli eden bir lütfu değil midir? Bu tecelliye mazhar olabilecek kalp, Seyyid Abdülhakim Bilvanisî Hazretlerinin de işaret ettiği gibi, ‘zikrin faydasını görüp sükût haline’ ulaşabilen kişi içindir. (Altın Silsile, s. 490)

Mevlâna Hazretleri’nin Mesnevi’de zikrettiği şu hikâye, Allah’ın adını anmamızın ve O’na dua etmemizin ilâhi kıymetini bizlere hatırlatmaktadır:

Birisi, bir gece Cenab-ı Hakk’ı zikrederek dilini, dudağını manen tatlılaştırmak için Allah, Allah diyordu. Şeytan ona dedi ki: “Senin Allah Allah deyişine karşılık, ‘Lebbeyk!’ (Buyur kulum, ne istiyorsun?) sesi nerede? Ey bu sözü çok söyleyen kişi, ne vakte kadar böyle söyleneceksin? Cenab-ı Hak’tan sana bir cevap gelmiyor. Sen bu sıkılmaz, bu utanmaz yüzünle daha ne zamana kadar Allah deyip duracaksın?”

Adamın neşesi kaçtı, gönlü kırıldı. Zikri bırakıp başını yastığa koydu ve uyudu. Rüyasında yemyeşil, çayırlık çimenlik bir yerde Hz. Hızır’ı gördü. Hızır a.s. o şaşkına dedi ki: “Ne diye zikirden geri kaldın? Allah’ın ismini anmaktan ne diye pişman oldun?”

Adam, “Ettiğim zikir karşılığında bana bir ‘Lebbeyk!’ (Buyur kulum!) diye cevap gelmiyor…” dedi. Allah’ın kapısından kovulacağım diye korkup durmadayım.”

Hızır dedi ki: “Senin Allah deyişin, bizim ‘Buyur!’ dememizdir. Senin o yalvarışın, yanıp yakılman da, bizim habercimizdir. Çünkü zikretmek arzusunu sana biz verdik. Senin ‘İşim çok, zamanım yok, çok da yorgunum!’ demen, hilelere başvurman, ‘Allah’ı gereği gibi zikredemiyorum’ diye düşünmen, çareler araman, bizim seni kendimize çekmemizden, ayağındaki dünyaya olan sevgi bağını çözmemizdendir. Senin korkun, aşkın, bizim lütfumuzun kemendidir. Senin her ‘Ya Rabbî!’ deyişinin altında ‘Lebbeyk’ (Buyur kulum!) deyişleri vardır.

Hak bilgisinden haberi olmayan kişinin canı, bu duadan uzaktır. Çünkü onun, Ya Rabbî demesine izin yoktur; ona zikir zevki verilmemiştir. Bir zarara, bir sıkıntıya uğradığı vakit, inleyip de Allah’a yalvarmaması için, onun ağzına da, gönlüne de manevi kilitler vurulmuştur.” (Mesnevi, c. 3, 189-199.beyitler)

Allah kabul etmeyeceği duayı, bizlere ve özellikle de dostlarına ilham eder mi? Öyle Dualar vardır ki içlerinde Allah’ı istemekten başka bir istek yoktur. Dikkat edilirse duanın hakikati, kulun Allah’a derdini bildirmesi değil, o derdin dermanının ancak Allah olduğunu bilmesi halidir. Bu yüzden diyebiliriz ki, Allah’ı bütün hakikatiyle sevemeyen bir insan, olması gerektiği gibi bir dua edemez.

Bizi Bizden İyi Bilen Allah’a Teslim Olmak

Allah, riyadan uzak bir şekilde ve ihlâsla yapılan Dualara melekleri ile icabet edeceğini şu ayetinde belirtmektedir: “Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da: ‘Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim..’ diye duanızı kabul buyurmuştu.” (Enfal, 9)

Biz sadece dua ederiz, edeple niyazda bulunuruz; gerçekleşeceği vakit ve saat ise Allah’ın katındadır. Bu gerçeğe rağmen, acziyetinin farkına varamamış insan, aceleci karakteriyle adeta sipariş verir gibi yaptığı duasının hemen gerçekleşmesini isteyebilmektedir. Belki istediğimiz şey veya gönlümüzden geçen arzu, bizleri hayra değil şerre götürecektir. Kur’anımız bakın bu gafleti nasıl tasvir etmektedir:

“İnsan, hayra dua eder gibi, şerre de dua etmekte, yani hayrı ister gibi şerri de istemektedir. İnsan pek acelecidir.” (İsra, 11)
“İnsanın tabiatında acelecilik vardır. Öyle acelecidir ki, sanki insan aceleden yaratılmıştır. Durun, size ayetlerimi göstereceğim, benden acele istemeyin.” (Enbiya, 37)

“Kim bu aceleci dünyayı isterse, orada ona, evet istediğimiz kimseye hemen çabucak dilediğimiz kadar veririz; ama sonra yerini cehennem yaparız! Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.” (İsra, 18)

Öyleyse, olmasını istediğimiz şeyin, bizim istediğimiz zaman değil, Allah’ın hayrımıza takdir ettiği zaman olması daha hayırlı değil midir? Böylece Allah, o talebimize veya kendi ruhumuzda beklediğimiz o gelişmeye, evrendeki bütünlüğün bir parçası olması hakikatine göre icabet edecektir. Allah bu şekilde dilemedikten sonra biz nasıl dileyebiliriz ki!.. “Âlemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir, 29)

Bizim talebimiz, nefsimizin, kötülüklerimizin ve günahlarımızın daralttığı kendi varlık alanımızı genişletmek olmalıdır. Mehmet Akif’in İstiklal Marşımızda, “Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım, / Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.” şeklinde ruhunun coşkusunu ve varlık alanının beden kalıbını aşmasını ifade ettiği gibi, Muhammed İkbâl’in de bizler için örnek olabilecek şu duası, kendi idrakini genişleterek sonsuzluğu keşfetme talebine yöneliktir:
Allahım! Ben bir selim;

Dar gönüllü bir ırmağa nasıl sığarım.

Bana bir âlem ver ki,

Dağları, vadileri aşıp aşıp geçeyim.”

(Zebûr-i Acem, s. 149)

Ellerimiz ihlâsla semaya doğru yükselirse, emellerimiz Hakk’a kanat açarsa, işte o zaman kederlerimiz ve ahlarımız kaybolacak, günahlarımız gözlerimizden yaş olup akacaktır. Evrenin her bir zerresinde akseden böyle bir dua , kendi miracımızın önemli bir basamağı olabilir.
Dualarımızda, daima Allah’ın ve Rasulü’nün yolunda yürümek, O’nun ve Rasulü’nün sevgisine layık olmak, İslâm dinini hakkıyla yaşamak ve yaşatmak ideallerini hatırlamalıyız.

Yazımızı Rabindranath Tagore’un Bir Duası İle Tamamlayalım:

“Kopar, gönlümdeki sefaleti kökünden kopar! Senden niyazım budur, efendim.

Sevinç ve üzüntülerime katlanmayı kolaylaştıracak kuvveti ver bana.

Aşkımı hizmette faydalı kılacak kuvveti ver bana.

Fakirden asla yüz çevirmeme ve küstah kuvvete diz çökmeme kudreti ver bana.

Aklımı günlük hadiselerin çok üstüne çıkaracak kuvveti ver bana.

Ve kuvvetimi senin iradene seve seve teslim etme kuvveti ver bana.” (Gitanjali, s. 42)

5 yorum

  1. Sagolun bu güzel paylaşımınız için….

  2. Allah razı olsun paylaşım için…

  3. Cok tşkler paylasım ıcın

  4. Çokk acıklayıcı olmus bilgilendim sizin sayenızde… tşklerrr

  5. Şu fani dünyada kimsenin kalbını kırmaya gerek yok boş yere günah almamk lazım.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

x

Check Also

Rumuz raemeseum: Besmele-i Şerif ve Dualar

Evine Besmele ile gir! Eğer zamanın müsâit ise, İhlâs sûresini oku! Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ...

Dualar Neden Kabul Olmaz

Dualar Neden Kabul Olmaz?

Duaların kabul olmamasında başlıca iki sebep vardır. Haram Yemek, Yalan Söylemek, Bazı kimseler: “Çok dua ...